İnstagram Havadisleri

Komidindeki Kitap

Beyaz Perdem

5 Eylül 2012

Şehrin Matemi



Şehri sessizlik bürümüştü. Mevsimin dönmesi sonucu oluşan serin havada evinin terasından şehre doğru bakarken, eskiden olanın aksine bu manzaranın onu artık büyülemediğini fark etti. Artık hiçbir şey onda böyle derin hisler uyandıramıyordu. Birkaç sene önce yaşadıkları, hayatının bıraktığı derin yara, hâlâ kalıntılarını koruyordu yüzünde, aynanın arkasındaki aksinde.

Şehir bugün hiç olmadığı kadar sessizdi. Hüznüne sessiz kalıyor, teselli için kelimeler arıyordu. Kendince böyle düşünüyordu şehir. Ama o bu derin sessizlikte, kendi içine daha çok çekildiğini hissediyordu. Kulaklarındaki sessizliğe inat, kafasında çığlıklar atıyor, kıyametler koparıyordu bir şey… Biri… Karanlık teslim alıyordu ruhunu. Bedeninden ayırıyordu onu bu sessizlik.

Birçoğuna göre, bu hayatta istediği her şeyi elde etmiş biriydi o. Başarılı bir iş kadınıydı ve onca çalışmasından sonra, mesleği söz konusu oldu mu akla ilk gelen isimlerden biriydi artık. Bu sayede maddi bir sıkıntısı da yoktu. Birkaç sene sıkı çalışmanın ödülü olarak, her geçişinde iç çekerek baktığı o konağı da almıştı en sonunda. Şehrin dışında bir tepede, tek başına, geçen zamana inat dimdik duran bir konak… Bir tarafı kentin ışıklarını yıldızlar gibi tepeden seyrettirirken, diğer tarafındaki orman doğanın içine çekiyordu izleyeni. Gereksiz gürültülerden uzak, kendini hem dışa kapatmış hem de kendi içinde yeni bir mekân yaratmış bir yer… Aslında çok sevmişti burayı. Kendi yalnızlığı içinde bir rahatlamaydı burası. İnsanların arasında hissettiği o boğucu yalnızlıktan kaçıp, hep buraya sığınmıştı o günler boyunca. Yine yalnızdı orada ama bu yalnızlık, içinde kaybolduklarından değildi…

Demek hep böyle kandırmıştı kendini. Sahi ne zamandan beri bu şekilde yaşıyordu? Hep kendine yalan söyleyerek, iyi olduğuna ikna olup huzurla çayını yudumlayarak… Ne zamandan beri diğerleri gibi bir oraya bir buraya koşturup da hayatını çalışmaktan ibaret hale sokmuştu? Eskiden de böyle miydi? Hayır, değildi! Hâlâ hatırladığı uzak bir geçmişte, böyle olmadığını anımsıyordu. Farklı umutları, bambaşka hayalleri vardı. Ne zaman vazgeçmişti bunlardan? Ya da vazgeçmiş miydi? Sandığın derinliklerine gömmüş, üstüne kilit vurmuştu bunca zamandır. Hatırlamayı reddetmişti. Hayır, hatırlamak için unutmak gerekirdi. O, düşünmeyi reddetmişti. Anımsadığı anılarını inkâr etmişti hep. Onlarsız yaşamaya çalışmış, kaç kere unutmayı denemiş, yine de becerememişti. Bu konuda hep zayıf olmuştu, hep! En sonunda onların verdiği acıyla, onlarla yaşamaya alışmıştı. Ne yaparsa yapsın, ne ile meşgul olursa olsun; her hareketinde, her düşüncesinde, her kararında… Hâlâ, o anıları, onu… Zihninin bir köşesinde hissediyordu hâlâ. Görmezden geliyordu. Umursamadığını sanıyordu ama bugün, bütün şiddetiyle açığa çıkmıştı işte bütün düşünceleri. Beyninin içinde patlamıştı hepsi. Tek tek parçalanıyor, dağılıyor, ufalanıyordu. Birleştiremiyordu kendini. Gayret ettikçe daha çok derine çekildiğini hissediyordu. Pes etmişti çabalamaktan. O duyguların onu esir etmesine izin vermişti bugün. Çünkü bu sefer içine gömemeyeceği kadar taşıyordu dışına.

Bir ekim akşamı olmasına rağmen, hava hiç olmadığı kadar serindi bugün. Şehir hiç olmadığı kadar sessiz… Gökyüzündeki yıldızlar, aşağıdakiler kadar parlak ve yakın… Her şey hiç olmadığı kadar abartılıydı bugün. Ona son bir serenat yapar, onu uğurlar gibi… Evet, gidiyordu. Gitmeye karar vermişti bugün. Yoksa bu kararı yüzünden miydi bütün bu ağırlık, bu düşünceleri? Gitmek, bu kadar zor muydu? Gidenin arkasından bakmak kadar zor muydu? Derin iç çekişleri nafile, huzur getiremiyordu içine. İsterse ciğerleri parçalanana kadar nefes alsın, hava girmiyordu göğüs kafesinden içeriye. Bugün yer yoktu ona orada. Kalbi, havanın dolması gereken yerleri işgal edecek kadar büyümüştü bugün. Zihni başka düşünceleri engelleyecek kadar dolmuştu. İfade edemeyeceği, bazılarının adlarını bile bilmediği duygularla dolmuştu benliği. Hepsini aynı anda hissetmek, onu bitap düşürmüştü.

Serin havanın içinden hafif bir esinti çarptı yüzüne. Beline kadar inen saçlarını havalandırdı biraz. Bir an için özgür hissetti, bıraktığını hissetti kendini. Nedense bu rüzgâr, eski hayallerini canlandırmıştı yeniden. Geçmişten kalan bir rüzgâr mıydı? Geçmişten gelen? Biraz nostaljik bir etkisi vardı. Aynı o günkü gibiydi. Yine biraz serin, hafif üşütür şekilde. O gün… Yanaklarında gözyaşlarının kurumasına sebepti bu rüzgâr. Kesinlikle! Aynısıydı! Yaşların yolunu bulup da sonuna kadar akmasına izin vermemişti. Yarıda kesmişti matemini.

O günden beri düşünmemişti o günü. Yarıda kesilen yaşlarıyla beraber, içine akıtmıştı her şeyi. Bugün yeniden, tüm ayrıntısıyla anımsadı o günü. Çocukça bir neşeyle, bir şey olmamış gibi davranmıştı. Mutluluklar dilemişti, gerçekten mutlu olmasını umarak. Onu, onsuz bir geleceğe uğurlamanın onun için ne kadar zor olduğunu belli etmemeye çalışmıştı. İçindekileri bildiğini biliyordu. Yine de bunları göstererek durumu daha da zorlaştırmak istemiyordu. Bu veda ikisi için de zordu, bundan emindi. Kabullenmiş gibi yapıp son kez gözlerinin içine bakarak uğurlamıştı onu. Trene binişini izlemişti. Tutmayı başarmıştı kendini tren gelene kadar ama hareket etmeye başlamadan hemen önce gözlerinde belirmeye başlamıştı acısı. Emin olamadığı tek şey, onun camdan bakarken bunu görüp görmediğiydi. O gün… Görmemiş olmasını dilemişti. Yaşananların kendisi için olduğu kadar zor olmasını istemiyordu onun için de. Tren giderken bakmıştı ona son kez. Biliyordu. Bekleyeceğini söylemişti ona. Bekleyecekti de. Ama onu bir daha göremeyeceğini biliyordu.

Yedi sene… O günden beri tam yedi sene geçmişti. Bugün, o gündü. Yedi yıl sonraki o gün. Bu kadar çabuk yıpranacağını düşünmemişti hiç. Daha uzun dayanacağını sanmıştı. Daha az etkileneceğini, bir süre sonra onsuzluğa alışacağını… Gittikten sonra bir süre görüşmüşlerdi yine. Zamanla azalmaya başlamıştı. Çünkü hayatları değişiyordu, uzaklaşıyorlardı birbirlerinden. Ses çıkarmamıştı buna. Onun hayatından çıkması, ona daha az acı getirecekti çünkü. Bekleyecek olmasına rağmen, kendisinden uzaklaşmasına izin vermişti.

Karar vermişti o gitmeden önce. Onun gittiği yere gidecekti. Artık yaşayacağı yere, onun yanına gidecekti. Hep, içinde bir yerlerde taşıdı bunun hayalini. Ama korktu. Her karar verişinde bunu yapmaktan korktu, kaçtı. Hayatına tekrar girmekten kaçtı. Bu sefer bunu yaparsa, kendisi de uzaklaşamayacaktı ondan. Onu bırakmaya tekrar razı olamazdı, bunu biliyordu. O acıyı bir kere yaşadıktan sonra tekrar yaşamaya katlanamazdı. Bundan kaçtı hep. Tekrar vazgeçmek zorunda olmaktan korktu.

İyice üşümeye başlamıştı. Aklından hâlâ bu düşünceler geçerken, terasında ayakta dikilmiş, karşısındaki ışıklara bakıyordu. Evet, bu rüzgâr kesinlikle hayallerini canlandırmıştı. Uzun zamandan sonra yeniden, kendisine yasakladığı düşler diyarının kapısından geçmişti. Onunla bile paylaşmamış olduğu tatlı düşlerini anımsattı o rüzgâr tek tek. Hepsinin içinde kayboldu yeniden. O minik mutluluk kırıntılarını yaşadı tekrar. Düşlerinin içinde kayboldu. Onun yanında olduğunu sandığı, huzurlu birkaç dakika geçirdi anımsadıkça. O kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, o kadar süredir görüşmüyor olmalarına rağmen, hâlâ aynı şeyleri hissediyordu onu düşündükçe. Uzun zaman önce unutmuştu bu hissi, bu hissi yaşadıkça mutlu olduğu anları.

Bir rüzgâr ona neler düşündürtmüştü böyle... Şaşkınlıkla gülümsedi. Gülümsemesi şaşırttı sonra. Çünkü son zamanlarda, karşısındakilere sunduğu zoraki gülümsemelerden değildi bu. Gülümseme bile değildi. Acıyla kasılmıştı suratı sanki. Çarpık bir şekilde bükülmüş dudakları, gözlerini yaşlarla doldurmuştu. Gülümsemek istemesi canını bu kadar mı yakmıştı? Acı içindeyken bile gülümseyemez miydi insan? Hani öyleydi? Hani zamanla her şey çözülürdü, alışırdı insan? Hepsi yalanmış. Koca bir yalan! İnsanlara umut vermek için söylenmiş bir dizi saçmalık işte! Zaman sadece canını yakmıştı onun. Geçen zaman sadece onu daha fazla özlemesine, daha fazla yanında olmayı istemesine sebep olmuştu. Geçen zaman onu sadece daha fazla yaşlandırmış, daha fazla yıpratmıştı. Bir de, unuttuğunu sanmıştı bunca zamandır. Ama işte bugün, yanılmış olduğunu anlamıştı. Unutmamıştı hiç, unutamamıştı. Onunla tanıştığı andan itibaren, onunla geçirdiği her dakikayı, onsuz geçen her saniyeyi, hissettirdiklerini, konuştuklarını, hayal ettiklerini… Hiçbirini unutamamıştı. Çünkü şu an hepsi, teker teker…

Unuttuğunu sandığı bu zamanlar boyunca neler yapmış olduğunu düşündü. Düşündükçe fark etti, fark ettikçe şaşkına döndü. Onsuz geçen her gün, ona daha fazla yaklaşıyormuş meğer. Attığı her adımda, bilinçsizce, onu düşünerek karar alıyormuş. Şimdi düşününce, gittiği şehir… Burasıydı öyle değil mi? Nasıl bu kadar kör etmişti kendini? Üç mevsimdir buradaydı belki ve daha yeni fark ediyordu. Onun yaşadığı yere mi gelmişti sonunda? Ona bu kadar yakın mıydı? Ama… Belki de çoktan başka bir yere gitmişti bile. Hayır, hayır, yapamazdı! O kadar şeyden sonra… Onu tekrar görmeye nasıl dayanabilirdi yüreği? Neden şimdi içinde sebepsiz kıvılcımlar çakmaya başlamıştı? Yüreği neden onu görme isteğiyle, heyecanla, bu kadar şiddetli atmaya başlamıştı? Bunu yapamazdı, olmamalıydı böyle bir şey! Kendini tutması gerekiyordu. İradesine sahip çıkmalı, onun sınırlarını bilmeli ve onu kontrol etmeliydi. Yapmayacaktı, onu görmeye gitmeyecekti. Uzun zaman sonra tekrar, o kendine bir düzen kurmuşken, ne cüretle giderdi! Belki de unutmuşken ya da unuttuğunu sanmışken… Ona bunu yaşatamazdı! Şu an kendi içinde olduğu çıkmaza sürüklemek istemiyordu onu da. Zaten bugün çoktan vermişti kararını. Gidecekti.

Kararlı bir şekilde girdi içeriye. Kapıyı açık bıraktı. Serin havayı içeriye davet edecekti bugün son kez. Odasının terasa açılan kısmı, şehir manzarasını çerçeve gibi içine alacak şekilde boydan boya camdı. Perdeleri ardına kadar açtı. Şehirden gelen ışıkların odasını aydınlatmasına izin verdi. Odanın ve düşüncelerinin loşluğunda, üstündekileri çıkarttı ve kapısını kapatmadan banyoya girdi. Arkasını döndüğünde, az önce terasında izlemiş olduğu manzara hâlâ net bir şekilde gözüküyordu.

Suyu ardına kadar açtı. Bıraktı, başından aşağı şelale gibi akmasına izin verdi. Su, kulaklarına ve ağzına doluyordu. Nefes alması zaten güçken, artık neredeyse imkânsız hale gelmişti sanki. Şiddetle başına vurdukça, başı dönüyordu. Buz gibiydi su. Dışarıda hissettiği soğuktan da soğuk… Sırtını manzaraya dönüp, kapadı gözlerini. Dinledi. Kulakları tıkanmıştı artık. Tıkalı kulaklarıyla, suyun altındaki sesleri dinledi. Derin bir uçurumdan aşağı akan suyun arkasına saklanmış bir mağaradaymış gibi hissetti. Bu tarif yanlış da değildi sanki. Yukarı baktığında başlangıcını, aşağı baktığında bitimini göremediği bir çağlayanın orta yerinde durmuştu. Bitirmek istese de başa dönmek istese de, her iki seçenek de ona o kadar uzaktı. Ortada sıkışmıştı. Suratından akan su muydu yoksa gözyaşları mıydı artık, bilmiyordu.

Arkasını döndü umutsuzca. Son kez baktı bu şehrin gecesine; gece boyunca, yıldız misali parıldayıp duran kent ışıklarına. Terasındaki sessizliği anımsadı yeniden. Rüzgâr esse de ağaçlar sessizdi bugün. Tek bir canlı bile ses çıkarmamıştı. Artık suyun sesi de yoktu kulaklarında. Sessizdi, gördüğü her şey; son kez baktığı her şey. Artık anlıyordu bu karanlık sessizliğin nedenini. Ölümden beter bu ölüm sessizliğini… Sebebini… Şehir onunla beraber yas tutuyordu bugün. Akıtıyordu yaşlarını, gölgeler içinde sessizce. Yedi sene sonra, yarıda kesilen matemi için. Ona eşlik ediyordu. Sessiz çığlıklar ardında yaşlar akıtarak, şehir onunla beraber, bu sefer bölünmeyecek bir mateme eşlik ediyordu. Onun gidişi için…
Shima_Ekim 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Olmak istediğim yer, olmak zorunda olmadığım yer....

Olmak istediğim yer, olmak zorunda olmadığım yer....
olmak zorunda olmadığım yer....

İzleyiciler