İnstagram Havadisleri

Komidindeki Kitap

Beyaz Perdem

23 Haziran 2012

Karşılaşma



“Ey, allâme-i cihan Rumi, Doğu’da Batı’da emsalsiz Mevlâna, hakkında güzel şeyler işittim. Müsaade edersen bunca yolu sana bir soru sormaya geldim.”

“Elbette” dedim usulca.

“O halde evvela şu atından in de benimle aynı hizaya gel.”

Bunu duyunca öyle bir afalladım ki ağzımı açamadım. Yanımdakiler de şaşkındı. Bugüne dek kimse benimle böyle konuşmaya cesaret edememişti.

Yüzüm kızardı. Yüreğimde bir darlık, hatta kızgınlık hissettim ama nefsime hâkim olup attan indim. Derviş çoktan sırtını dönüp uzaklaşmaya başlamıştı.

Yetişip durdurdum. “Hey, bekle! Sualini duymak istiyorum.”

Derviş zınk diye durdu, arkasını döndü, ilk defa gülümsedi. “Şu ikisinden hangisi daha ileridedir sence: Hazreti Muhammed mi, Sufi Bayezid-i Bistâmî mi?”

“Bu ne biçim soru böyle?” diye tersledim. “Son peygamber, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ile bir sufiyi bir mi tutarsın?”

Etrafımızda meraklı bir kalabalık toplanmıştı ama derviş izleyicileri umursamıyor gibiydi. İfadesini hiç bozmadan üsteledi: “Bir düşün: Peygamber hazretleri şöyle buyurmamış mıydı? ‘Yarabbi, Seni tebcil ederim. Seni lâyıkıyla bilemedim’. Hâlbuki Bayezid-i Bistâmî ‘Ben kendimi tebcil ederim, benim şanım yücedir. Zira hırkamda Allah var’ dedi. Madem biri Allah’a nazaran ufak hissederken kendini, diğeri Allah’ı içinde taşır, bu ikisinden hangisi daha ileridedir sence?”
Birden nefes alamadım, yutkundum. İlk duyduğumda saçma sapan gelen bu soru birden başka bir anlam kazandı. Sanki bir örtü kalktı, altından ilginç bir bulmaca çıktı. Dervişin yüzünde kaçamak bir tebessüm belirip kayboldu. Artık karşımda dikilen adamın meczubun teki olmadığını biliyordum. Benden samimiyetle bir şey istiyordu. Daha evvel düşünmediğim bir soruyu düşünmemi.
“Ne demek istediğini anladım” dedim. “Bu iki kelamı karşılaştırıp, her ne kadar Bistâmî’nin sözü daha iddialı görünse de, aslında Peygamber Efendimizin sözünün ondan daha ileride olduğunu açıklamaya çalışacağım.”

“Kulak kesildim, seni dinliyorum” dedi derviş.

“Allah aşkı derya deniz gibidir. Kendi meşrebince her insan ondan su alır. Fakat kimin ne kadar su alacağı kabının büyüklüğüne bağlıdır. Kiminin kabı fıçıdır, kiminin kova; kiminin kırbadır, kiminin matara.”

Ben konuştukça dervişin yüzündeki ifade değişmeye başladı. Yavaş yavaş gözlerine kendi fikirlerinin yankısını başkasının sözlerinde duyan bir adamın yumuşak, dostane parıltısı geldi.

“Bistâmî’nin kabı Peygamber Efendimizinkine nazaran ufaktı. O bir avuç içti, kandı. O kadarla mesut ve sarhoş oldu. Ne güzel, kendinde ilahi varlıktan eser bulmuş. Ama o hâlde kalmak, yola devam etmemek demektir. O mertebede bile Allah ile nefs ayrı gayrıdır. Peygamber Efendimize gelince, Allah’ın sevgili kuludur, onun kabı kolay dolmaz. O yüzden Allah, Kuran’da şöyle buyurmuş: Açıp genişletmedik mi senin kalbini? Kalbi böyle genişleyince, yani kabı büyüyünce, doymak bilmez bir susuzluk hasıl olmuş içinde. Boşuna değil, ‘seni lâyıkıyla bilemedik’ deyişi. Hâlbuki kimse Allah’ı onun gibi bilemedi.”

Derviş sakin, kendinden emin gülümsedi. Baş kırıp selâm verdi. Sonra minnet belirtir şekilde elini kalbine attı, bir süre öylece durdu. Gözlerini tekrar kaldırdığında, batan güneşin ölgün ışığında, yepyeni bir ilgiyle baktı bana.

Karşımda hürmetle eğildi. Ben de onun önünde hürmetle eğildim. Ne kadar süre öyle durduk bilmem, gökyüzü eflatuna çalmaya başladı. Etrafımızdaki kalabalık huzursuz, mırıl mırıl konuşarak kıpırdanmaktaydı. Aramızda geçenleri önce merak, sonra giderek artan bir şaşkınlıkla izlemişlerdi. Ama sonunda hayret yerini tepkiye bırakmıştı. Zira şimdiye dek kimsenin önünde eğildiğimi görmemişlerdi. Sıradan bir abdal karşısında eğildiğimi görmek müritlerimin hoşuna gitmemişti.
Derviş halkın hoşnutsuzluğunu sezmiş olacaktı. Fısıltıya yakın bir sesle şöyle dedi: “Ben artık gitsem iyi olur. Hayranlarından alıkoymayayım seni.”
Hafif bir sitem, hatta ince bir alay mı vardı bu sözlerde, bilemedim. Ama derhal itiraz ettim. “Dur” diye seslendim ardından. “Gitme, kal!”

Dönüp, dikkatle baktı yüzüme. Bir bulut geçti gözlerinden. Dudaklarını iştiyakla sıktı, sanki bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Ve o an, o suskunlukta, dervişin bana baştan beri sorduğu asıl soruyu, saklı ve sessiz soruyu duydum:
“Ya sen, koca hatip? Senin kabın ne kadar büyük?”
Dervişe doğru bir adım attım. Kara gözlerindeki delişmen ışıkları seçecek kadar yakınlaşmıştım. Birden tuhaf bir hisse kapıldım. Sanki bu anı daha evvel yaşamıştım. Hem öyle bir kere değil; belki on, belki kırk kere. Bölük pörçük görüntüler üşüştü zihnime. Uzun, ince bir adam, yüzünde bir peçe, parmakları alev alev yanmakta… İşte o an anladım. Karşımda duran derviş, rüyalarımdaki adamdan başkası değildi.

Canımı, cananımı bulduğumu biliyordum. Sevinçten dizlerim titredi. Ama hayatta hiçbir mutluluğu bu kadar yarım ve yaralı yaşamamıştım.

Sevinirken dahi soğuk bir dehşet sardı içimi…

Elif Şafak – Aşk(sayfa:199)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Olmak istediğim yer, olmak zorunda olmadığım yer....

Olmak istediğim yer, olmak zorunda olmadığım yer....
olmak zorunda olmadığım yer....

İzleyiciler